– “Zaman Yeli” adlı kitabın iki ay önce piyasaya çıktı. Bu kitabı yazma fikri nereden doğdu ve kitap hangi tarihte yazıldı?
-Zaman Yeli, benim doğa ve tarih hakkında, canlı bir laboratuvarda edindiğim deneyimlerin ve sezgilerin ürünüdür. Bu coğrafya benim kişiliğimin altyapısıdır; sanırım hem okuryazar hem de Kayserili olmakla övünen tek insan benim.
Zaman Yeli, 1992 ilkbaharında Ihlara Vadisi’ne gitmemle birlikte doğdu denebilir. Burada Sultan Mesut’un olası bir freskini bulmak gibi şahane bir hülyanın peşinde olduğum için bulunuyordum. Doğrusu böyle bir freskin olabileceğine dair ipucu yoktu, umudum vardı. Bunun nedeni “Art of Cappadocia” adlı bir yapıtta sözü geçen St. George kilisesindeki bir duvar resmiydi. İlkin bu resmi Sultan Mesut freski sanmış, hatta bazı kaynaklarda Sultan Mesut olduğu yolunda bilgilere rastlamıştım. Elimdeki kaynak bu sarıklı kişiyi “Emir Basil Giagoupes” olarak tanıtıyordu. Kilisenin kitabesinde Emir’in karısı Thamara’nın bu kiliseyi yaptırdığı belirtiliyordu.
Ihlara Vadisi’nde bir dostumun yanıma kattığı rehberle birlikte St. George Kilisesi’ne ulaştığımda vadiyi doldurmuş olan taşların çokluğuna şaşarak, yamaçları doldurmuş olan kovuklarda bir papazı kara cübbesi içinde görmek umuduyla bakınarak yürüyordum. Kapadokya’yı çok uzun süredir tanıyor olmama karşın ilk kez bu kadar yalın ve dokunaklı bir yürüyüş yaptığım söylenebilirdi. Seferis’in sözünü ettiği gibi bir durumdu bu: “Bu yörede bir süre sakin bir biçimde yaşayabilmeli insan. Gördüklerini bir daha görebilmeli. Oyalanabilmeli, düşüncelere dalabilmeli, düşünüp tartabilmeli. Önlenemez bir biçimde yok olup gitmiş şeylerin yanında, geçmiş bir zamanın tanrısına adanmış bu olağanüstü sunulardan arta kalanları gözlemleme, karşılaştırma olanağınız olmalı.” (Seferis’in Kapadokya Kaya Kiliselerinde Üç gün adlı kitabının benim kitabın arkasından çıkmasını sevinçle karşıladığımı belirtmeliyim) Elimde yalnızca bir illüstrasyonu bulunan ve ağır derecede tahribata uğramış olan St. George kilisesinde neredeyse bir saat oturdum; en ufak ayrıntılara varıncaya kadar herşeyi gözlerimle taradım; ne olduğunu anlayamadığım ikinci bir sarıklı adamın fotoğrafını çekmek tek tesellim oldu; bu adam bir aziz hâlesi ile eli mızraklı biçimde resmedilmişti, yukarıyı işaret ediyordu.
Birden Zaman Yeli’nin ilk kıvılcımı çaktı! Çünkü bu adamların Hıristiyan olduklarından hiç bir şüphem kalmamıştı. Sarıklı ve Hıristiyan! İyi bir başlangıçtı bu.
-Eski hoşgörü ortamını mı yansıtıyordu bu resim?
– Bu “hoşgörü” kavramı aslında biraz tartışmalı. Siyasetin ve çıkarların sınırını çizdiği bir şey bu. Ben Ortaçağın hiçbir döneminde hoşgörü olduğuna inanmıyorum. Zorunluluklar var yalnızca.
– İyi ama Zaman Yeli’nde kiliselerin çan kulelerinde ezan okuyan müezzinlerden söz ediliyor…
-Doğru. O günkü ideolojik tercihlerin bugün bilmediğimiz kimi etkenlere bağlı olarak şekillendiğini düşünüyorum. Zaten Anadolu Hıristiyanlarının ve Müslümanlarının dinsel müziklerinin çok benzeşik oldukları da göz önüne alındığında kültürel etkileşimin boyutu anlaşılabilir. Ancak dengeler değiştiğinde kiliselerin çan kulesinde ezan okumak yerine kiliseyi cami yapmak eğiliminin ortaya çıktığını unutmamalıyız.
-Bu sözler Anadolu’nun kültür mozaiği olduğunun reddi anlamına mı geliyor?
-Hayır, kültür mozayiği olduğumuzu savunurken naiflik açmazına düşmek istemiyorum. Ülkemiz çok büyük bir halklar harmanıdır. Bir kahvehanede kendimizi uluslararası toplantıya katılmış gibi hissetmemiz çok normal bir şey. Ancak naiflik tehlikesi şudur: geçmiş yıllarda sanki İslam ve Hıristiyan teba canciğer kuzu sarması halinde yaşamış gibi bir yanılsamayı öne sürmek. Bu bir tahrifattan öte, ideolojik tahribattır. Türk-İslam sentezcilerinin söylediği de böyle bir şey değil mi? “Türkler ve gayrı Müslimler eşit yurttaşlar olarak yaşadılar” deniyor, yanlış. Tarih dümdüz bir çizgi değil, Anadolu’nun halklar harmanı Türklerin bilek zoruyla oluşmadı; eğer biz bu ülkede basit işgalci güçler olsaydık Moğollar gibi defolur giderdik. İşte mozaiğin mantığı; yerlileşen ve en az kendi dininden ama farklı mezhepten olanlara duyduğu kin kadar başka dinlere de uzak olan, onlardan etkilenen ve kimi zaman rakipleriyle dost kimi zaman düşman olan halkların tarihi. Buradan Anadolu’nun üçüncü Roma versiyonu doğdu. İlki klasikti, ikincisi Hıristiyan, üçüncüsü ise Müslüman.
Hiçbir komplekse kapılmadan olanı ifade etmeye çalışmalıyız. Bir ülkenin halklar mozaiği olması için ille de uyum ve barış gerekmez.
– Ülkemizin bir kültürel mozaik oluşuyla ilgili olarak bir çıkış yapmak gereği son zamanlarda dikkat çeken bir eğilim olarak görünüyor. Zaman Yeli böyle bir çıkış önerisini mi dillendiriyor?
– Bu Zaman Yeli’nin dillendiremeyeceği bir amaçtır. Bir edebi yapıtın “dillendireceği önermeler” yoktur; ancak insanda uyandıracağı sezgiler, çağrışımlar, duyumlar vardır. Kültür mozaiği olduğumuz bilgisini konu haline getirdiğimizde Zaman Yeli tanık olarak gösterilebilir, ancak Zaman Yeli bu bilgiyi konu edindiğini iddia ederse yanlış yapmış olur. Çünkü bir bilginin bilimsel iddiası ile bir iddianın edebi görünümü çok farklı şeylerdir.
-Yani kitap böyle bir bilinçlendirme çabası güdülmeden mi yazıldı?
– “Bilinçlendirme” pedagojik bir kavramdır, edebi dilde kullanmamak gerekir. Ancak edebi yaşantının insana kattığı birikim ve bilinç yadsınamaz. Bu anlamda politikanın etken fiillerini edebiyat için çok sert buluyorum. Sonuçta edebiyat bir propaganda işi değil gönüllülük işidir.
– Sanat ve Politika ilişkisiz midir?
Nasıl ki “yoğurt ve muz arasında ilişki yoktur” dediğimizde muzlu yoğurt bizi yalancı çıkartıyorsa, sanat ve politika ilişkisizdir dediğimizde de yalancı çıkarız. Ben kişisel olarak edebi eylemin politik eylemle bir ve aynı şey haline gelme tehlikesi karşısında tetikte duruyorum. Postmodernizmin üslup terbiyesizliğini bu anlamda ciddi bir tehlike olarak görüyorum. Kantgil ve modernist denebilecek bir “alanlar tasnifi” bana yakın geliyor.
Politik amaçlarımın edebi amaçlarımla paralel olması zorunluluğu yok. Devrimci önderlerin estetik beğenisi ile politik dehası nasıl paralel değilse öyle. Örneğin Marx’ın şairliği romantikti ve şiirlerinin berbat olduğu söyleniyor. Lenin ise modernist sanatı reddediyordu.
Sosyalist gerçekçiliği kalıplaşmış olduğu için eleştiren Che Guevara’ya sevgiyle baktığımı saklayamam. Küba için elinden geleni ardına koymayan Marquez’in hiçbir romanının “devrimci aydınlık bilinci” yansıttığını iddia edemeyiz. Çünkü edebiyat politikanın yaptığını yapacaksa neden “edebiyat” adını taşısın?
Ben politik eylemi reddetmiyorum; politik eylemimi politik süreçlerde yürütmem gerektiğine inanıyorum. Sanat varsın politik rant için at koşturmasın, ama istiyorsa politik olaylar da dahil herşeyi konu olarak alsın.
-Zaman Yeli, geniş soluklu ve geniş ufuklu bir yapıt. Onu uluslararası plana çıkmış görmek hiç de şaşırtıcı bir şey sayılmaz. Sence Türkiye edebiyatı nasıl uluslararası planda yer alabilir? Teknik düzeyde nelerin üstünde durmak gerekir?
– Kuşkun olmasın Türkiye’nin uluslararası planda bir edebiyat lobisi vardır! Bu lobi, edebiyatı bir turizm ve tanıtma birimi olarak görür ve ona göre “temaslar” yapar. Böyle bir yaklaşımdan tiksiniyorum.
Öte yandan bir ülke edebiyatının uluslararası planda yer alabilmesinin “batıda tanınmak” anlamına geldiği bir dünyada “umutlu olmamak” gerektiği de açıktır. Çünkü İspanyol yazar Juan Goytisolo’nun sözünü ettiği bir şey çok önemlidir: Bir tanıma değil, bir görüş gerektiren yazın yapıtları, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın ‘sıcak ülke romanlarına’ düşkünlüğü nedeniyle kendilerine yol açamazlar. Yani işin pusulası biraz politiktir.
Zaman Yeli’nin “batıda tanınması”ndan çok Yunan ve İtalyan halklarının ilgisini çekmesi düşlediğim bir şeydir. Ancak bu halkların gösterdiği ilginin sahici olabileceğini düşünüyorum.
Ben “Türkiye edebiyatının batıda tanınması” gibi bir sorunu, sorun olarak kabul etmiyorum. Yazarın vatanı vardır ancak uyruğu yoktur. Yazarın Türkiyeli yahut Peru’lu olmasının edebiyat açısından hiçbir önemi olamaz. Edebi ürünün okur açısından önemi ise psikolojiktir: çünkü bildiği yerlerde geçen olayları okumak insana iyi gelir.
Cumhuriyet Kitap, Ahmet Yıldız, 1 Haziran 1995
Bir Yorum Ekle
No comments yet.